Yer6 Hafıza Projesi'ne Destek Vermek İçin...

Posta Çeki Hesabımız: 8830591 PTT Beyoğlu Şubesi

21 Eylül 2011 Çarşamba

25 Şubat Yer6 Hafıza 94.9 Açık Radyo - Açık Dergi







Yer6 Hafıza
Zeynep Rojda Güvenç
Janset Karavin

Zeynep Rojda Güvenç: Yer6 Hafızadan merhaba.

Janset Karavin: İyi akşamlar, herkese.

Z.R.G.: Ben, Zeynep Rojda Güvenç.

J.K.: Ben, Janset Karavin.

Z.R.G.: Bugün Apaçilerden bahsedeceğiz; benim aklıma Arizona ve Nev Meksiko’da yaşayan Avrupalı beyaz adama en büyük direnişi göstermiş onurlu Kızılderililer geliyor ama.

J.K.: Değil mi? Aslında Apaçiler bunlar.

Z.R.G.: Ama biz, bizim Apaçilerden bahsedeceğiz; bizimkiler: ‘’Jöleli saçları, çakma marka giysileri, ritimli yürüyüşleriyle şehrin nabzını renklendiriyorlar bir taraftan.’’ Ben, bu gençlerin televizyon vasıtasıyla yaptıkları dans şovlarıyla fark edilip üne kavuştuklarını düşünüyorum. Onların ‘marşı’ nedir, diye baktım. Flow Shakes lakaplı Dj Semih’in yaptığı bir şarkı o.

J.K.: Yani Türk aslında.

Z.R.G.: Outro Lex, o her yerde duyduğumuz şarkının adı.

J.K.: İlginçmiş bu.

Z.R.G.: Bu meşhur şarkı da onların daha fazla ünlenmesine sebep oldu diye düşünüyorum. Şehirli, eğlenceli ama bir taraftan da uyumsuzluktan doğmuş bir halleri var ve toplumun bir çok dinamiğinde bir taraftan da alay konusu oluyorlar, saçları ve tavırlarıyla.

J.K.: Aslında, bir uyum çabası var ama o uyum, uyamamak haline dönüşüyor değil mi?

Z.R.G.: Aynen. Burada bir şunu gözlemledim ben. Türk, Kürt, Laz, Çingene gibi bir ayrımları yok bu çocukların.

J.K.: Etnik kökenle ilgili bir problem değil bu sanırım, ama galiba sosyokültürel kökenle ilgili biraz.

Z.R.G.: Sosyokültürel anlamda zayıf ve statüsü olmayan bir profile sahipler ama bir taraftan da topluma muhalif olmadan uyum sağlıyorlar. Dün araştırma yaparken, sosyolog ve felsefeci Orhan Tekelioğlu’nun bir yazısını buldum. Oradan bir kısa bir şey okumak istiyorum, ‘Şehir Serserisi,’ diye. Bu, aslında durumun biraz tarihsel sürecini anlatıyor.

J.K.: Güzel olur, özetlemiş olur belki de durumu.

Z.R.G.: ‘’1950’lerden başlayarak, Amerika Birleşik Devleti kökenli pop kültürün özellikle Hollywood sinemasının, dünyada artan hükümdarlığından Nato’ya katılan Türkiye’nin de azat olamayacağı çok açık. Erken dönem vestern filmlerinde kötü ve çapulcu karakterler olarak resmedilen Kızılderililerden haberdarız zaten. İlginçtir, devrin argosu Amerikan emperyal kafasının uydurduğu Kızılderili tiplemesini kolayca benimser. Perdede gösterilen Kızılderili kabilenin … başkanı olan Apaçileri amerikan izleyicisi gibi alımlamaya başlar. Böylece, başıbozuk, hayta gibi sözcüklerin yanına şehir serserisi manasında Apaçi de yerleşir. Tabii ki devrin hakim yabancı lisanı Fransızca ve Frenkçe okunuşuyla apaş ile tanışırız. Hala bulmacalarda sorulan, o yıllarda yazılan, edebiyatta (merak edenler Atilla İlhan’ın Abbas Yolcu’suna bakabilir) sıkça karşılaşılan apaşlar şehrin yeni kopuklarıdır. Cem Karaca ve Apaşlar da sözcüğün önemine işaret ediyor. Özetlersek, merkezde gösterilmesinden hoşlanılmayan, daha çok şehrin kenar mahallelerinden gelen ve genel güvenliği tehdit edeceği varsayılan tiplere, 1950’lerden başlanılarak apaş denildiğiniz anlarız. Osmanlı döneminde de şehir serserileri her zaman ciddi bir sorun kaynağı olarak görüldü.’’ (Osmanlı metinlerinde, ‘Mazanei suhi eşhas’ yani, ağır bir suçu birden fazla kez işleyenlere yardım ve yataklık ettikleri için, durumlarından şüphe duyulanlar diye tarif  edilen olağan şüpheliler. Üç alt tipi var, üçe bölüyor Orhan Tekelioğlu; bunlar, sırasıyla. Külhanbeyleri, kabadayılar ve kopuklardır.) ‘’Kabaca sınıflarsak, hamamların altındaki cehennemlik de denen büyük ocaklarda yani külhanlarda yaşayan, birbirleri ile şifreli bir dille anlaşan. Genellikle ailelerini yitirmiş çocukları aralarına alarak, lonca düzeni ile örgütlenen bir sosyal cemaatin mensuplarıdır külhanbeyleri. Günümüz mafyasını andıran ve esnafı, zenginleri haraca bağlayan bu tiplerden hoşlanıldığı varit değildir. Öte yandan mahallenin mert ve bıçkın delikanlılarını tanımlamak için kullanılan kabadayının çağırışım dünyası hiç de olumsuz değil. Çünkü külhanbeylerden asla hoşlanmayan kabadayıların hırsızlıkla, zorbalıkla asla alakaları olmadığı gibi, şövalyeci bir ruhla namusunu korudukları için, mahalleli tarafından sevilir, himaye edilirlerdi. Kopuk ise, hayatlarının bir döneminde yaptıklarından (ahlaksızlık, hırsızlık gibi) sonra, örneğin aileleri tarafından dışlanmış, sosyal ilişkilerden aforoz edilmiş olanlar için kullanılırdı. Çoğunun makbul bir geçmişi, iyi bir mesleği olsa da artık kabul görmeyen, tehlikeli, silahlı olarak gezinen tekil tiplerdi. Külhanbeyleri ya da kabadayılar gibi sosyolojik destek istemleri olmadığından birbirlerine pek bulaşmaz, kabadayılar, külhanbeyleri özellikle zabıtadan nefret ederlerdi. Yalınkılıç kalmalarının bedelini sıkça hapse düşerek, hastalıklarında bakacak kimse bulamayarak ve neticede genç yaşta ölerek öderlerdi. Şehirlerdeki suçun tarihi ile ilgilenenlerin, suça meyyal çevreleri anlamak isteyenlerin, zabıta teşkilatı tarihine ve Osmanlı’daki serseriler olgusuna daha yakından bakmaları gerektiği ortada. Sosyolojide kopmalar olmaz. Değişim, dönüşüm olur,’’ diyor, Orhan Tekelioğlu. 

J.K.: Çok güzel açıklamış aslında ama burada enteresan bir şey var. Mesela kabadayı tabirinin günümüzde değişmiş olması. Şimdi tam aksine bir durum söz konusuymuş gibi hissediliyor ama...

Z.R.G.: Ya bir de bugüne baktığımızda; apaş sözcüğündeki suça göndermeyi göremiyoruz Apaçilerde. Onu sağlamaya çalışıyorlar ve onlar 1950’lilerdeki ruhun aksine sadece eğleniyor ve eğlendiriyorlar.

J.K.: Fakat bir de şu var; gettolardan, varoşlardan, şehrin kenar mahallelerinden gelip şehrin kültürünün içine dalan bu insanların orada bulunuşları, şehir kültürüne uyum sağlamış veyahut da zaten şehirli olan insanların (İstanbul düşünülürse, şehir kültürüne uyum sağlamışı da parantez içine alıp söylemek gerekiyor belki de) tedirgin olmalarına da sebep veriyor. Bu insanların, bulunuş biçimleri, davranışları o rahatsızlığı veriyor aslında şehirlilere fakat suçla doğrudan doğruya bir ilişkileri yok artık. Mesela, bu suçla doğrudan doğruya orantısızlık hali aslında bu apaçi deyişinin Fransa’da çıkışına da kaynak olan bir durum ve olaylar söz konusu yine aynı süreçler...
        1950’lilerden daha da evvel, yüzyılın başlangıcı diyebileceğimiz o ilk çeyrek içinde olan şeyler... Orada da söz konusu ama orada da çeteler kuran sokak çocukları var ve bu çetelerden bir tanesi kendilerine Apaçiler dedikleri için ve en ünlüsü de bu olduğu için öyle kalıyor isimleri. Yoksa, Amerikanların yaptıkları, kendilerine karşı en büyük direnişi gösteren Kızılderililere karşı, böyle bir aşağılama yöntemi kullanmak gibi bir şey... Bilinçli olarak yapılmış bir şey belki de. Onlar da böyle bir kaygı yok, fakat durum bu.

Z.R.G.: Hala bunun sürdüğünü düşüyorum ben.

J.K.: Sinema sektörüyle devam eden bir şey bu. Fransa’da da mesela suç oranının apaçilerle ya da o çetelerle beraber arttığı düşünülmüş ve onlar potansiyel suçlu olarak algılanmışlar. Her görüldükleri yerde peşlerine polis takılmış, alınıp götürülmüşler. Sonuçta istatistikler gösteriyor; apaçilerin yani sokak çocuklarının, şehirde kurdukları çetelerle kendilerine yarattıkları bir sosyal ortam var.

Z.R.G.: Biz de bir sokak çocuğu durumu yok ve bizde bir de şöyle bir durum var.

J.K: Suçla doğru bir orantı yok aslında.

Z.R.G.: Yok, 1950’liler ve 60’larla İstanbul, Ankara, İzmir gibi büyük şehirleri göz önüne alırsak, melezleşen heterojen bir yapı var, bu çocuklar yırtmak, zenginleşmek, var olmak çabası içinde.

J.K.: İstanbul’a göç sebeplerinin en başında gelenlerden birisi bu. Fakat, adın bu şekilde... ‘dejenere edilmesi,’ diyeceğim yani.

Z.R.G.: Aynen, o onurlu kabilenin…

J.K.: O kaynak çok önemli, yani onun Amerikalılar tarafından yapılıyor oluşu. Bu konuda da bilinçsiz olduklarını hiç zannetmiyorum. Doğrudan doğruya bilinçli bir davranış olduğunu düşünüyorum ben bunun.

Z.R.G.: Ben de öyle.

J.K.: Bu çok enteresan fakat bizim o dönem içinde kullandığımız şeyin, Amerikan kültürünün bir yansıması olarak mı bulunduğunu yoksa Fransa’dan gelen bir yansıma mı olduğu konusunda bir fikrim yok. Aslında her ikisi de mümkün gibi gözüküyor. 1950’lili yıllar söz konusu olduğu için hem Amerikan etkisi ile böyle bir kelimenin yerleşmiş olması söz konusu olabilir. Fakat yine takip eden süreç içinde mesela, Cem Karaca, Apaşlar diye kullanıyor. Apaş, Fransızca telaffuzu kelimenin, o yüzden belki de Fransız etkisinde bizim kültürümüze girmiş  bir kelime daha çok. Serseri, kopuk manasında. Öyle diye düşünüyorum.

Z.R.G.: Bir taraftan da dejenere edilerek girmiş ama. Bu da biraz üzücü.

J.K.: Sonuç itibarıyla Apaçiler derken kastedilen şey Apaçi kabilesi değil ya da insanların hiçbirisi belki de, Apaçiler hakkında bir fikre sahip değiller ama bu insanlara Apaçi diyebiliyorlar. Aslında apaçi demek, tam aksine onur verici bir şey olmalı. Fakat o bir kökten bir şekilde anlamla beraber oturmuş ve kullanılıyor şu anda. Kısaca bir de şunu söylemek gerekiyor. Bu insanlar alt kültürün bir parçası mıdır? Kenar mahalleden geliyor oluşları, buradaki sosyokültürel yapıyı şehir hayatının içine taşıyor oluşları, belki de alt kültürün bir parçası olarak görülmelerine sebep olabilir. Tabii bizim bahsettiğimiz kapsamdaki alt kültür başka bir şey ama…

Z.R.G.: Hiç ilgisi yok, biraz da o yüzden bu gün, bu konuyu işledik.

J.K.: Yani temel olarak bir alt kültür söz konusu. Bilinen, görülmesi olağan hale gelmiş ‘ortalama kültür’ diyelim ona, bunun dışında bir sosyokültürel yapı söz konusu her birinde. Bu bakımdan bakınca bir alt kültürden bahsetmek mümkün. Ama içinde bulunduğumuz çağda, hele İstanbul gibi bir şehirde bunun artık bir alt kültür olduğunu söylemek belki de komik bile oluyor çünkü zaten o alt kültür(ler) diyelim, şehrin kendi kültürünü oluşturmaya başladılar bile. Neredeyse artık İstanbulluluk diye bir kavram söz konusu olmamaya başladı. İnsanlar artık bu taşıdıkları alt kimliklerle, kültürel kimliklerle İstanbul’da bu şekilde davranıyorlar. Bir İstanbul beyefendisi, İstanbul hanımefendisi olmak gibi kavramlar vardı mesela, bunlar artık neredeyse unutulmuş şeyler hatta zaman zaman…

Z.R.G.: Hatta garip.

J.K.: Garipsenecek durumlar, zaman zaman karşılaştığımızda böyle yaşlı teyzelerle, amcalarla ne kadar hoş hissettiriyor değil mi insana kendini? Bu tamamen kopmuş durumda. Bir taraftan da bir başka alt anlamda kullanarak kültürel bir bağlantısı yok bu grupların. Yani bunların içinde bulundukları durum, sosyokültürel bir farklılıktan kaynaklanan bir durum. Aslında yozlaşma, Uyum sağlayamama. Ne asıl, kendi kültüründe…

Z.R.G.: Uyumsuzlukla uyum sağlama.

J.K.: Ne asıl kültüründe, ne de şehrin kültürüne uyum sağlayamayarak tuhaf bir hal alıyor. Belki şeklen bunu taklit ederek sorunu çözebileceğini düşünüyor fakat o iş öyle olmuyor.

Z.R.G.: Teşekkür ederiz.

J.K.: Herkese iyi akşamlar.

18 Şubat Yer6 Hafıza 94.9 Açık Radyo - Açık Dergi



Version:1.0 StartHTML:0000000253 EndHTML:0000018006 StartFragment:0000002508 EndFragment:0000017970 SourceURL:file://localhost/Volumes/BLACK/A_jansetkaravin/yer6haf%C4%B1za/podcast/TUGBA_A_18%20Subat_AGIT%20PROP/YER6HAFIZA%20_AG%C4%B0T%20PROP.doc
Yer6 Hafıza
18 Şubat 2011

Janset Karavin
Zeynep Rojda Güvenç
Burak Yasin Tunçlar


Janset Karavin: Herkese iyi akşamlar, ben Janset Karavin.

Zeynep Rojda Güvenç: Ben, Zeynep Rojda Güvenç.

Burak Yasin Tunçlar: Ben, Burak Tunçlar.

Janset Karavin: Bu akşam Yer6 Hafıza’da konuğumuz yok. Ancak bahsedeceğimiz bir kaç konu var. Bunlar genel olarak yeraltı kültürü ile ilgili olabileceğini düşündüğümüz ve üzerine biraz tartıştığımız konular, bu konulardan biriyse agit prop. Bunun haricinde bahsetmeyi düşündüğümüz başka şeyler de var elbette ancak zamanımızın yetip yetmeyeceğini bilmiyoruz. Fakat önümüzdeki hafta mutlaka apaçilerden de bahsetmeyi düşünüyoruz, belki bir giriş yapabiliriz bu programda.
Bu arada apaçiler, deyince Burak gülümsedi fakat bu günlerde kullanılan anlamı ile pek alakası yok esasında, zaten maksadımız burada bir parça da olsa alt kültürlerin kullandığı terim ve deyişler hakkında bilgi vermek ve köken olarak nereden geldiklerini çözümlemeye çalışmak agit prop ile ilgili bazı kaynaklar var elimde. İsyankâr Yüzyıl isimli bir ansiklopedi daha doğrusu ansiklopediye benzer bir şey çünkü Meydan Larousse’un desteği ile çıkartılmış, sanıyorum bu elimdeki ilk baskısı çıkan, Nisan 2004 sayısı Sel yayınlarından çıkmış. Dizinden size birkaç konu başlığını geçmek isterim; ‘Larousse’tan farkı ne?’ diyebilirsiniz çünkü: Dada, Dandicilik, Angela Davis, Guy Debord, Giles Deluze dayanışma, deneysel sinema, deneysel şiir, derin ekoloji, devrimci faşizm, dil ve devrim, dilekçeler gibi başlıklar var. Dilekçe kavramının bir ansiklopedide geçmesi enteresan. Tavsiye ediyorum çünkü konuların sonundaki dizin içi alt açıklamalardan çok ilginç yerlere ulaşabilirsiniz. Mesela bizim faydalandığımız bölümün alt açıklamaları: İşçi sınıfı, Ekim 1917 Devrimi, Lenin …, Almanya’da konseyler gibi alt başlıklar.

Z.R.G.: Bugünkü birçok sanat akımının da alt yapılarını oluşturan konular bunlar.

J.K.: Mesela Basquiat ile ilgili bir bölüm vardı ve bunun sokak sanatının alt kültürler ile fanzinler ve fanzin fikrinin oluşumuyla nasıl bir bağlantı içinde olabileceğini bu alt başlıkları takip ederek fikir edinme şansı bulabiliyorsun. Elbette geri kalanı senin araştırmana bağlı sadece tek bir kaynak okuyup vazgeçersen sonuçta edinebileceğin bilgi kısıtlanıyor. İlk başta agit prop’la ilgili söyleyebileceğim şey bu terim Lenin devrimi ardından 1917 yılında tam bu devrim süreci içinde devrimin propagandasını yapmak amacıyla yürütülen bir şey. Belirli bir dönem bağımsız olarak başlamış olması enteresan, daha sonra Kızıl Ordu denetiminde yapılmaya başlanıyor ve böylece daha resmi bir kanaldan destek almış oluyor bu hareket fakat çok kısa süre içerisinde korkunç rakamlara ulaşıyor bu grupların sayısı. Gruplar içinde yapılan şeyse aslında sanatla propaganda yapma çabası. Bu grupların içinde çok sayıda sanatçı yer alıyor.

Z.R.G.: Neredeyse Rusya’daki bütün herkes bu gösterileri izledi.

J.K.: Yüz milyona ulaştığı söyleniyor, hepsine bir defa ulaşmış olmaları söz konusu bu durumda. Dilerseniz kaynaktan biraz paylaşayım sizinle: ‘’Agit prop terimi 1917’de Leninist devrimcilerin düşünce ve eylemlerini ülkelerinin her yerinde etkin kılma çabalarının sonucu olarak doğmuştur. 1918’den itibaren agit prop hareketleri ülkenin her yanını sardı. 7 Eylül 1918’da kurulan Rus telgraf ajansı -ki Rusça adı Rossa imiş ve ilerleme anlamına geliyormuş- Cepheye doğru yol alan ünlü ajitasyon trenleri -ki bunların en ünlüsü 1920’de yola çıkan  Kızıl Yıldız ajitasyon treni- 28 Ekim 1918’de Kızıl Meydan’da toplanan halkın duvarlara yazarak çıkardıkları duvar gazetesiyle Pravda’yı yüksek sesle okuması ki burada Mayakovski’nin ‘Yergiye Açılan Pencereler’ adlı şiirleri ilk defa yayınlanmış oluyor ve bir sene sonra çok ünlü oluyorlar. Resimler ile süslenen el ilanlarıyla dağıtılan bu şiirler o günlerde yaşananlara tanıklık edenlerin izlenimlerini de anlatıyor. Sahneye konmak için son derece uygun olan ve ilanlar ile herkese ulaşan şiirlerden bugün bütün ajitasyon grupları etkileniyor. Rossa’nın yerel örgütü tarafından Kasım 1919’da kurulan Devrimci Yergi Tiyatrosu -Treysad Rusçası- Mayakovsy’nin şiirlerinden yola çıkarak oyunlar sergiliyor. Komite merkez yürütme kurulunun askeri kanadının önderliğinde ajitasyon trenleri ve gemileri yola çıkıyor. Tek tek yola çıkan ve 1918’den 1925’e kadar tüm ülkeyi karış karış gezen bu trenlerin görevi büyük kentlerin birbirleriyle, cephelerin de uzak taşra bölgeleri ile iletişim kurmasını sağlamak.
Trenler çarpıcı renklerle boyanmış, karikatürler ve sloganlarla süslenmişti. -Bu tren boyama eylemleriyle belki bir bağlantı kurabiliriz sanırım grafitti ile- Propaganda malzemelerini kullanarak sloganlar hazırlayan ajitasyon önderleri çeşitli alanlarda uzmanlar, müzisyenler ve oyuncular hummalı bir çalışma içerisindeydi. Örneğin Lenin 1 adlı trenin on beş vagonu vardı. Vagonlardan birisi tiyatro, bir başkasıysa sinema vagonuydu; bu tren, 1919’da kuzey ile doğu cephelerinde yirmi beş ayrı yerde konaklayarak 3600 kilometre yol kat etti. Uzmanlarsa trenin durduğu her yerde propaganda çalışmalarını yaptılar. 13 Mayıs 1919’da Kızıl Ordu bünyesinde ajitasyon birimleri yani agit ... kurulunca kitle propagandası alanında çalışanlar kendilerine resmi bir destek bulmuş oldular. -Yani söylediğim mevzu bu kendiliğinden başlayan bir hareket, bir çeşit halk hareketi, devrimin halk tarafından kabul görmesi karşılığı oluşan bir hareket ama daha sonra kızıl ordu içindede bir birim oluşuyor. Bundan sonra Sovyet siyasi yönetimi kitle propagandasını denetimi altına almış.- Cephelerdeki birlikler askeri operasyonlar ya da açlık nedeniyle yer değiştirdiğinde agit prop ile görevli olanlar da onlarla birlikte gidiyor ve yeni koşullara hemen uyum sağlıyorlardı ancak, 1919’da Sovyet siyasi yönetimi Pour, 1920’de ise agit prop birininin başkanlığını yapan Ruben Katanyan’a Merkez Komite son derece zayıf bir destek vermiş. Merkez komitenin bu tutumu Lenin’in şu sözleri ile de çelişiyormuş: ‘’Kitleleri yeni doğmuş bir çocuğu eğitir gibi en temel değerlerden başlayarak eğitmek zorundayız ve bunu da ancak Merkez Komitenin yönetimi ve denetimi altındaki ajitasyon ve propaganda görevlileri başarabilir.’’’’
Şöyle bir şey var; bu ajitasyon görevlilerin yaptığı şeyler. Gördüğünüz gibi -demin Lenin 1 treninden bahsederken bir vagonun yalnızca tiyatro oyuncularına ayrılmış olması durumu gibi- önemli bir tiyatro etkinliği söz konusu, yaptıkları şeyi etkin tiyatro olarak adlandırıyorlar zaten ve etkin tiyatro olarak bilinen bu türde amaç, geçmişteki sahne sanatlarının bütün öğelerini ortadan kaldırmak, yeni bir anlayış yaratmak, bunu yaparken devrimden önceki sanat geleneğinden de yararlanarak halk ile iletişim kurulmalı ancak, zaman içerisinde baskıcı güçlere karşı işçi sınıfının oluşturduğu yeni sanat anlayışına hâkim kılmalı. Yani yapmaya çalıştıkları şey geçmişten kaynaklanarak yeni bir sanat anlayışı yaratmak ve oldukça devrimci bir tavır bu da zaten. Şöyle ki, bazı rakamlar veriyor bu kaynak 1920 yılında sanat etkinliklerinde bulunan 1800 kulüp vardı. 1200 tiyatro ile 911 oyuncu da bu gruplara bağlı olarak çalışmalarını sürdürüyorlardı. Sovyetler Birliğinde 1927’de toplam sayısı 3500’ü bulan sanat kulübü, 2 milyon üyesini 75.000 oyuncu topluluğunda çalıştırıyor, bu kulüplerin sahnelerinde 200.000 etkin üyenin sergilediği gösterileri yılda 100.000.000 kişi izliyor. Yani ulaşılan rakamlar... Düşünülürse eğer ki Sovyet Rusya’sının o dönemki nüfusu korkunç bir rakam. Yaptıkları şey ise tiyatro oyunları sergilemek, tabii teknik olarak da demin bahsettiğim gibi şöyle bir durum söz konusu geçmişe ilişkin teknikleri kullanmakla beraber, yeni bir şey iletmeye çalışıyorlar. Yani yeni bir işçi sınıfı sanatı oluşturmaya çalışıyorlar.
Bu arada agit prop ile şöyle bir bağlantı daha kuruyorum ben; Noreplika’da biz Sokak Performansları yapıyoruz. Şu anda genel itibarı ile pandomim performansları olarak gerçekleşiyor bu. Ama buna zaman içinde kara tiyatro ve marionette de eklenecek ve Sokak Performansları olarak eklenecek. Sokak Performanslarını temelde şöyle görüyoruz: Sokak Performansları aslında bir çeşit agit prop; bu konuyu bu yüzden anlatıyorum.
‘1917 Ekim devriminden bize ne lan!’ diyebilir insanlar. Agit prop diye bir kavram var ve Noreplika’nın grup olarak Sokak Performansı yapması aslında bir çeşit eylem ancak, köken olarak neye dayanıyor? Bir ajitasyon çalışması değil tabii ki, herhangi bir ideolojiyi insanlara aşılamaya çalışmıyoruz. Bizim yaptığımız şey sokağa sanatı taşımak, böylelikle yaptığımız şeyin bir çeşit ajitasyon olduğu söylenebilir. Şöyle ki, bu ajitasyon sanat yolu ile yapılan bir ajitasyon ve insanları biraz içinde bulundukları durumun yani sistemin kendilerini çevreleyişinin dışına çıkartmaya çabalamak. Bu, yöntemlerden birisi. Kullanılan disiplinlere bağlı olarak pandomim olabilir kara tiyatro olabilir sokak performansları olabilir yani tiyatral performanslar olabilir. Propoganda kısmına gelecek olursak. Biliyorsunuz; performansların hemen ardından kısa bir propaganda konuşması yapılıyor. Belki ideolojik bir konuşma olmuyor ancak, insanları sanata karşı uyarmak için yapılan kısa bir konuşmacık oluyor bu, dolayısıyla da ben, sokak kültürü ve bizim yaptığımız şeyler açısından agit prop akımı ve tarihte gerçekleşmiş bu olaylar arasında ciddi bir bağ kuruyorum.
Çenem düştü değil mi?

Z.R.G.: Teşekkür ediyoruz o zaman.

J.K.: Ama olmadı bu böyle şimdi. Önümüzdeki hafta şöyle yapalım o zaman…

Z.R.G: Okuma yapacaktım fakat süremiz yetmedi.

B.Y.T.:  Janset’i susturalım!

J.K.: Evet, beni birisi sustursun! Agit prop ile ilgili birkaç şeyden bahsettikten sonra apaçilerden bahsedelim; bu tam da Burak’ın bahsetmek istediği konu. Peki, teşekkür ederiz. İyi akşamlar.

Z.R.G.: İyi akşamlar.

B.Y.T.: İyi akşamlar.


11 Şubat - 15 Temmuz Yer6 Hafıza 94.9 Açık Radyo - Açık Dergi


15 Temmuz 2011
Yer6 Hafıza
Konuk: Esat C. Başak
Kolektiften Katılımcılar: Barış Safran, Janset Karavin



Janset Karavin: Herkese iyi akşamlar, ben Janset Karavin. Bu akşam Barış Safran ve Esat Başak yanımızda...
Barış merhaba, hoş geldin. Esat selam!
...
Esat Başak; Mondo Trasho’nun mucidi! İlk fanzinlerden değil mi Mondo Trasho?

Esat C. Başak: Bildiğim kadarıyla fotokopi olarak çoğaltılan ilk fanzinlerden. Barış da bugün Tayfun’la konuşmuş, 85-86 falan bir şeyler diyorlar ama ben görmedim kendilerini. Vardır ama bir dergi formatına yakın bir biçimde sürekli olarak çıkmış başlangıç olarak Mondo Trasho ve Laneth; 1991 Mayıs. 

Barış Safran: Açıkçası ben de yaptığıma raştırmalarda daha önce hep ilk fanzinler olaral Laneth ve Mondo Trasho’ya rastladım...

E.C.B.: Aynen! Birbirimizden habersiz çıkmışız zaten.

Barış Safran: Bugün sadece öyle farklı bir bilgi aldık ama onu da doğrulayamadığımız için... 

E.C.B.: Ben de duydum; rock fanzinleri falan var ya da ite böyle şey harbiden fanzin olanlar var; bir konu hakkında falan yazanlar ya da müzik grubu hakkında ki elime geçmedi benim ve o zamanlar topluyordum da esasında, geliyordu bir şeyler. Gçrmedim ben. Vardır kesin, kuşkusuz...

B.S.: Ben şunu merak ediyoruma aslında, tabii biraz daha geniş kapsamlı sormak istiyorum aynı zamanda dinleyen herkes için; sene 1991, ilk defa böyle bir fanzin işine kalkışıyorsun, seni buna iten şey neydi, nereden böyle bir fikir aklına geldi? Yani o dönemdeki yaşantınla birlikte...

E.C.B.: Ben defter tutuyordum zaten uzun zamandan beri, hala da devam ediyorum. Günlük gibi değil de yani kolaj olarak topladığım şeyler. O zaman, 91’de de Naki dedi ki: ‘’Ya bunları fotokopi olarak çoğaltalım, dergi gibi yapalım, dağıtalım,’’ dedi, ‘’daha kolay olur,’’ dedi. Sonunda öyle bir Pazar günü Mondo Trasho çıktı; hiç öyle aklımızda bizim fanzin ya da ona benzer bir şey, betik falan filan öyle bir şey yoktu yani. Öyle kendiliğinden çıktı; o yüzden de kendiliğinden çıktığı için de çok uzun zaman devam etti diye düşünüyorum. 
Başka formatlarda da iş yaptım. Aslında fotokopinin dışına çıktık biz, evet. 

J.K.: O fotokopinin dışındaki formatlardan bahsetsene bize biraz; enteresan şeyler var çünkü...

E.C.B.: İsmini değiştirerek oynadıklarımız var; Mondo Trasho, Mondo Porno, Mondo Akinetono, Mondo Mandrago... Yani sonu öyle biten ama konusu da öyle olan. Mondo Mandrago Mandrake hakkında falan gibi. Mondo Porno malum bir şekilde pornografik bir sayı...
Onun dışında da bir iki tane faks sayısı var. Loop olarak yaptğım; iki metrelik falan. Onları looplayıp faksa koyuyordum böyle, yolluyordum; faks vardı herkeste de... Güzel oluyordu. 
Basılı olarak ama 300’den fazla basmadım ben yani fotokopi olarak. En az 300 basıyorduk. 

J.K.: Bir de şu şey var değil mi, fotoğraf baskısı olarak alınanlar; açıyorsun uçuyor?

E.C.B.: Fotoğraf kağıdına yapılanlar... Şaka gibi. Tab edilmemiş şeyler...

J.K.: Bir kerelik yani; açıyorsun ve sen okuyorsun ve bitti...

E.C.B.: Ya banyoya sokarsan onları fotoğrafçı mantığıyla kalıcı bir şey olur ama... Yoksa gider.

J.K.: Banyoya sokan olmamıştır tahmin ediyorum... 

E.C.B.: Kim onunla uğraşacak yani... Aa faksları da bu arada asınca uçuyor. Fakslar da uçuyor. Faksı yolladığım bir yer asmıştı, prestij olarak kapısına. Gece kulübü, şurada aşağıda bir yer... Night bir şey, Taksim Night Park ya da işte neyse... İki gün içerisinde tamamen kayboldu gitti çünkü şeydi, açık havada; güneş faksı yok eder.

B.S.: Burada o faks kağıdını kullanmanın sebebi... İmkansızlıklardan mı kaynaklanıyor yoksa orijinallik olsun diye mi?

E.C.B.: ‘Orijinallik olsunmuş,’ teşekkür ederim! Saçma sapan konuşma Barış, dövmem de var benim... Hayır, orijinallik değil de o sırada medya oydu elimdeki yani. Galeride çalıyordum, faks var; ne yapacaksın? Faksı kullanacaksın. Onun gibi bir şey; hani makasla kesiyorsun, pratik. 

B.S.: Bu hangi koşullarda ortaya çıktı diye sormamın sebebi de...

E.C.B.: Çok zor koşullarda(!) Çok sancılı bir süreçti(!)

B.S.: Fanzinlerle ilgili biraz araştırma yaptığımızda gördüğümüz bir şey; genelde fanzin hareketinin punk müzik akımıyla birlikte ilerlemesi gibi bir durum var.

E.C.B.: Sosyolojik yorumlar öyle. Slif and ...? falan çok popüler zamanlarında punkın  sözcüsü, gözcüsü bir şekilde kendi görsel, işitsel normlarını vermek için kullandıkları bir araçtı. Araçmış yani; o zaman da punkın üstüne kaldı iş. Bir de fanzin hızlı üretilmesi açısından punkın do it yoursekfine falan da uyuyor. Yani tak tak hemen kes yapıştır, kes yapıştır... Onlar bunu kendilerine yakın bulmuş, ona bakarsan herkes bir medya bulacaktır kendisine. 

B.S.: Bu kendin yap felsefesiyle de iyi örtüşüyor fanzin...

E.C.B.: İyi örtüşmüyor; o zaten! Örtüşmüyor, üzerine çıkıyor, önünde duruyor. 

B.S.: Nasıl ki müzik grupları büyük plak şirketlerine bağımlı kalmadan kendi olanaklarıyla müziklerini kaydedip ya da daha küçük, bağımsız plak şirketlerini tercih ediyorlarsa bu da egemen dergicilik sisteminin dışına çıkıp gene kendi olanaklarınla...

E.C.B.: Bu sosyolojik yorumu daha sonradan dinlediğim için anlıyorum ama ben katılmıyorum yani dürüstçe söyleyeyim; öyle bir amacım yoktu. Etrafımdaki arkadaşlarımın da yoktu. Daha sonra çıkan hikayeler bunlar. İnsanların konuyu yorumlamak için böyle kapitone noktası seçtiği şeyler kendilerine. Altyapı. Nepal’de punk grubu yoktu biz geçen sene gittiğimizde, hiç olmamış çünkü Nepal’in sosyal şartları punkı getirmemiş. Var mı böyle bir hikaye; var! Gerçekten yok punk. Bunun gibi bir şey bu. Burada da böyle olmuş. 

B.S.: Sosyolojik yorumlardan ziyade, ben biraz da kişisel olarak seni de tanıdığım için, punk müzikle de iç içe olduğunu bildiğim için...

E.C.B.: Arkadaşlarım var, Punk arkadaşlarım var. Ne demekse yani... Çok punkçı hepsi... Yani evet yardımcı oluyorlardı, do it yourselfe uyduğu için, dağıtımı falan kolay, sticker işlerinde falan yardımcı oluyorlardı. Bir de bazı tekniklerin geliştirilmesinde punkın yardımı olmuştur; onlar hızlı yaptıkları için: Stencil teknikleri, hızlı sticker teknikleri: Serhat Köksal.

J.K.: Fanzinin özünde zaten kişisel olarak yapılabilen bir şey olması da...

E.C.B.: Fanzin zaten fotokopiden dergi bana kalırsa...

J.K.: Bağsızlık getiriyor sana sonuçta, kimseye bağımlı kalmıyorsun...

E.C.B.: Fotokopiden dergi diyordum ben buna. Fotokopiden dergi yapıyorduk; en basitini yapıyorduk. 

J.K.: Bir derdin var ama nihayetinde, bir şey anlatmak için yapıyorsun bunu?

E.C.B.: İyi niyetimizi organize etmek için hadi. Çyle bir şey için yani. Ben hala bir şey yapıyorum; dergi yapmasam da bir şey yapıyorum. Yapmak zorundayım. Zorunda değilim de... Özür dilerim, ne acayip kelime. Zorunluluk değil de, elimde değil yani. Yapıyorum yani, siz de öylesiniz, bu öyle bir hikayedir...

B.S.: Yapmamak elimizden gelmediği için biraz da...

E.C.B.: Elimizden geleni yapıyoruz biz. 

J.K.: Peki Mondo Trasho’dan sonra neler oldu? Bir süreç zannediyorum Mondo Trasho’nun çıkışı?

E.C.B.: 24, 25 sayı Mondo Trasho ama ben sana söyleyeyim; 91, 2005 arası...

J.K.: 2005’e kadar uzandı...

E.C.B.: 25. Sayı 2005’te. Mondo Atropo. Bak o acayipti. Mondo Atropo’ydu; dönüşsüz sayı. Kapağında da, bir çizgi roman karesi vardır; hatırlarsınız, klasiktir. Bir kovboy birinci kattan atlar atına. Onu fotokopiyle açıp altıncı kattan atlatmıştım. Mondo Atropo, hani artık dönüşü olmayan bir şekilde atlıyor. Fotokopiyle yapıyordum ama, photoshopla değil.

B.S.: Farklı isimlendirmelerin hepsi o sayının içeriğiyle alakalı değil mi?

E.C.B.: Kesinlikle. Gizil de olsa. Mondo Akinetono hap sayısıydı. Ama kapakta hap vardı. Kızıl Maske akinetonun önünde duruyor yani. Çnünde duruyorduk biz de aynen öyle. Önünde yazıyorduk; bir sorun da çıkmıyordu. Şimdi çıkıyor herhalde o sorunlar... 

B.S.: Fanzinde yer alan görsel olsun, yazınsal olsun o malzemelerle ilgili herhangi bir sorun...

E.C.B.: Görselleri ben yapıyordum, sayfaları eğer kendisi yapmak isteyen olursa ona bırakıyordum ama Serhat mesela tamamen kendi yapıyordu, Yahya öyle kendi yapıyordu. İsteyen kendi yapıyordu ama ben yapıyordum kapakları falan hep ben. Hoşuma gidiyordu zaten yapmış oluyordum. 

B.S.: Peki hiç bir sorunla karşılaştınız mı?

E.C.B.: Ne anlamda?

B.S.: Yani dağıtırken olumsuz bir tepkiyle vesaire?

E.C.B.: Ah canım! Aksine kolaylıklarla karşılaştık. Olumsuz tepki falan olmadı. Olumsuz tepki? Yok ya! Bir şey olmadı da şey, iyi oldu ya çok... Ne derler? Dolaştığım her yere bırakıyordum ben onar yirmişer, orada da bir kutusu oluyordu; oraya da insanlar para atıyordu. O zaman 1 Lira’ydı bak 91’de. Bana, eve zarfla 1 Lira gönderildiğinizbiliyorum ben; Kurtuluş’ta otururken. 1 Lira, demir 1 Lira; yani dergi istiyor. Bu ciddi bir durum. İnternetle ya da cep telefonuyla falan alakası olan bir iletişim türü değil bu, başka bir şey. Daktiloyla mektup yazıyorsun karşılıklı. Yazıları dizdirmek için bilgisayar olmadığı için, sol yayınları basan matbaalar vardı Sultanahmet’te; onlara gidiyorduk, rica ediyorduk, onlar bizi diziyordu falan. Çok eğleniyorduk.
J.K.: Enteresan. Şimdi söz konusu olan bir çok problem kendiliğinden aşılmış...

E.C.B.: Ortada yoktu ki zaten sorun diye bir şey, biz kendimiz çıkartıyoruz onu yani. 

J.K.: 2005’ten sonra ne yapmaya başladın peki; Mondo Trasho bitti?

E.C.B.: Gene öyle dergi ya da fotokopi olarak bir sürü iş yapıyordum zaten, başka öyle bir sürü ara iş var. Ece Ayhan’lar var. Ece Ayhan silsilesi yaptım; Kafamızı Kurcalayan Kimi Sorunlar Üzerinedir, diye, bir iki üç dört beş altı yedi. Kapaklarında hep Ece Ayhan’dan bir metin alıp içerisine. Ölünün Arkasından Konuşmak... Meclislikler... Bazı metinlerini koyuyordum sadece. Nilgün Marmara hakkında bir tane vardı ya da bir konu hakkında; kafama takmışsam... Bir tane eroin bırakma hikayesi olan Toz Beti var mesela. Ciddi anlamda eroin bırakma hikayesi vardır içinde ve yardımcı olacak bir şeydir bırakmaya çalışanlara. Bence çok sağlam bir dergidir kuşkusuz. Düzgün kafayla, düzgün bir zamanda, düzgün şekilde yapılmıştır çünkü. Gerçekten içerisindeydik. O yapıldı öyle çıktık işin içerisinden. Ben çok severim onu kişisel olarak. Görsel olarak da çok güçlüdür, içerik de çok sağlamdır çünkü çok samimiydi. Yapacak başka bir şey yoktu. Ölecektik yoksa! 

B.S.: Peki 91’de tabii Mondo Trasho’yla başladıktan sonra, bir de işte bahsettik; gene Laneth de aynı anda başladı... 

E.C.B.: Onların kulvarı ayrı...

B.S.: İşin içine sen de bir şekilde dahil olduğun için ondan sonraki süreçle ilgili...

E.C.B.: Daha sonra fanziler çoğaldı. İnsanlar baktılar ki görsel normlar kolay, kes yapıştırlar kolay oluyor, bir zorluk çıkartmıyor... Çok fazla fanzin oldu ve çok güzel bir dönem var gerçekten; 95, 96’da falan. Deli gibi fanzin vardı. Yirmi yirmi beş tane 
Dergi geliyordu ayda, değişik insanlardan. Antalya’da Koelekant tayfası vardı. İzmir’de, Kütahya, Eskişehir... Her yerde birileri bir şeyler yapıyordu. Şimdi pek takip edemiyorum internet üzerinden de çünkü pek hoşuma gitmiyor. Scan edilmiş dergileri paylaşıyorar yani salakça bir şekilde, fotokopi başka bir şey çünkü...

B.S.: Kes yapıştır tekniğinin kullanılması da sanki üretim sürecine daha da bir samimiyet kazandırıyor?

E.C.B.: Ama abi samimiyet kazandırıyor. O daha sonra koyuluyor. O sırada samimiyet... Yani düşünülmüş bir şey değil; zaten elinde olan malzeme o olduğu için samimiyetin ötesinde bir şey var. Altında ya da üstünde değil, samimiyetle ilgisi olmayan bir şey var bana kalırsa... Bilmiyorum. Adı başka bir şey olsa gerek çünkü kuşkusuz samimiyiz, elbette samimi davranıyoruz da... His o değil. Elinin altındakini faksla yapıyorsun, kağıtla yapıyorsun; bir şey yapıyorsun ve arada bir medyan var, o medyayı buluyorsun, onu kullanıyorsun. Don’t fight forces use them hesabı...  .....? ‘ın lafı bu. Dirençlerle, gerilim kanunlarıyla uğraşıp fizikte bambaşka bir dünya yaratmış biri olduğu için güzel bir laf o. Gerek yok gerçi, kullanılacak çok şey var yani.

J.K.: Fanzinler çok fazla sayıya ulaşmaya başladılar bir süre ve...

E.C.B.: Nitelik...

J.K.: Evet, muhteviyat bozuk...

E.C.B.: Eh tabii, olabiliyor bazılarında insanların tatlı su... şeklinde yaptığı fanzinler oluyor; aklında bir şey yok ama bir şey yapmak istiyor ya da görsel bir koddan etkilenmiş... Onlar sırıtır zaten, onlar da silinip gidiyorlar. 

J.K.: Silinip gidiyor fakat çoğunu da onlar oluşturuyor şu anda...

E.C.B.: Evet ama yani genelde de öyle değil mi? Binlerce kaste var, binlerce dansöz var ama bir kaç tane de zen albüm var. Olacak bu ya.

J.K.: Bu, bu çağ biraz ona getirdi işte; 90’lar içindeki o süreç...

E.C.B.: Çağda hata yok bence, bu hep böyleydi... Hızlandı biraz ilişkiler o kadar. Çok hızlandı. Bilmiyorum. O kadar hızlı dönelim biz de o zaman. 

B.S.: Takip edebiliyor musun peki Esat, şimdi yeni çıkan fanzinleri?

E.C.B.: Yok, etmiyorum. Etmiyorum çünkü başka şeylerle uğraşıyorum. Fanzinlerle ya da ona benzer şeylerle ilgilendiğim zaman ilgilenen bir insanım. Samimi olmak gerekirse ilgilenmiyorum tabii öyle şeylerle şimdi. Şimdi heykel yapıyorum. Oyuncaklarla kolaj yapıyorum. Hatta iki elimi de kullanmamayı düşünüyorum. Hiç çizim yapmıyorum; çok hoşuma gidiyor, hiçbir şey de kesmiyorum. Bilgisayarda güzel bir alan keşfettim kendime, kullanım açısından benimsediğim kes yapıştır tekniğine falan uygun, kullanılabilecek bir mantığı var. Ben bilgisayardan ancak o kadar anlıyorum ve çok da hoşuma gidiyor. Onlarla uğraşıyorum, çok da keyif alıyorum. Çok mutluyum, herkese tavsiye ederim. Jpeg yapın! Çünkü acayip bir şey! Ne demek! Bir alete ön yargı olur mu ya? Bilmiyorum. Oluyor da işte patolojik buluyorum ben o durumu. 

B.S.: Olmasa daha iyi olur tabii...

E.C.B.: O da Nasreddin gibi... Olmasa daha iyi, olur tabii, tamam...

J.K.: Sonuç itibariyla kolaylaştırıyor...

E.C.B.: Kuşkusuz...

J.K.: Ön yargıyla yaklaşmak saçma. Bir parça bu yaptığın işlerin içeriğinden bahsetmek ister misin; bu oyuncaklar falan? 

E.C.B.: T.C. ile uğraşıyordum bir seri, şimdi onu bitirdim. 

J.K.: Sergi falan var mı?

E.C.B.: Geçen sene vardı. Bilmiyorum ki, hiç bir fikrim yok. Yapıyorum ben sadece. 

J.K.: Elinde zaten sergi için hazırlanmış işler var...

E.C.B.: Fazlasıyla var. 

J.K.: Geçen gün beraber de baktık ya hani korkunç sayıda iş var.

E.C.B.: Var var, daha görmediklerin de var. Ben zaten sadece bu işle uğraşıyorum. Sadece bu işleri yapıyorum o yğzden de çok vaktim var... İşte T.C.’yi bitirdim Atatürk’ü kendisiyle tanıştırıp. İki tane Atatürk heykelini...

J.K.: Böcekler? Böceklerden bahsetsene ya, hakikaten çok güzel görseller çünkü.

E.C.B.: Dört tane gözlüğü ısıtarak, gövdelerinde de tıraş bıçağı ya da kendilerini kullanarak bçcek yapıyordum. Hareketli. Bayağı da çok çeşit yaptım. Hiç biri de biribirine benzemiyordu. Plastik gözlükleri ısıtarak yapıyorsun. Eklemli de oluyorlar. Güzel oldular çok çeşitli. Ama onları da bitirdim, bıraktım yani. 

J.K.: Bunlar da aslında kes yapıştır işlerine benziyor, aynı mantıkta...

E.C:B.: Tabii yani aynı. Aynen. Kolaj yapıyorum ben. Hayatımın tamamı alıntıdır. Kim demiş bunu? Güzel...

B.S.: Kes yapıştır tekniğine dönmüşken hazır... 

E.C.B.: Yapıştır mı diyorsun şimdi?

B.S.: Edebiyatta da beat kuşağıyla ilgili olarak kes yapıştır tekniğinin kullanıldığı...

E.C.B.: Burroughs’u biliyorum ben bir tek. Okuduğum, yazar olarak bu tekniği kullanmış ilk şeylerinde falan... Evet, metin olarak gördüm öyle güzel şeyler, kafa olarak da bizimle aynı olduğu için pek üzerine gitmedim. O kuşakla pek ilgilenmiyorum ben zaten. 

B.S.: Bir etkilenme falan yok; tamamen bağımsız olarak gelişmiş...

E.C.B.: Tabii öyle etkilenmişizdir ama hani Ece abi gibi, Cemal abi gibi falan gibi değil yani; onlar sıradan insanlar. Yok hayır ya, öyle bir etkilenme söz konusu değil. Arkadaşlarım beni daha çok etkiler. Yaşamayan varlıklar yani görmediğim insanlar da. 

J.K.: Esat teşekkür ederiz. Süremiz doldu.

E.C.B.: Ben teşekkür ederim Eyvallah. Süper!

J.K.: Biz sohbet etmeye devam ederiz dışarda keyifli oluyor...

İyi akşamlar...

20 Eylül 2011 Salı

4 Şubat Yer6 Hafıza 94.9 Açık Radyo - Açık Dergi


Yer6 Hafıza
4 Şubat 2011
Bursa Fanzin Sergisi
Yusuf Koçkara
Melih Can Özmen



Janset Karavin: Herkese iyi akşamlar. Ben... Daha doğrusu gene ben Janset Karavin maalesef! Bu akşam planlanan konukların dışında konuklar olmak durumunda oldu programda çünkü Bursa’da bir fanzin sergisi söz konusu ve sergiyi düzenleyen, NB Records’tan iki arkadaşımızı telefonla yayına alacağız. Stüdyoda olamıyorlar, Bursa’da olmaları gerekiyor işleri dolayısıyla. Melih ve Yusuf NB Records’tan bu akşam bizimle beraber olacak... Melih merhaba?

Melih Can Özmen: Merhaba!

J.K.: Nasılsın?

M.C.Ö.: İyiyim, siz nasılsınız?

J.K.: Teşekkürler... Bize bahseder misin NB Records da nedir, ne yapar?

M.C.Ö.: NB Records en başta alternatif kültür-sanat örgütlenmesi olarak düşünüldü. Daha çok sanat için sanat, halk için sanat ikileminden doğan bir üretimle. İlk başta yaptığımız şey müzik üzerineydi, daha sonra Yusuf ve kültürle ilgilenen diğer arkadaşların katılımıyla alternatif kültür sanat faaliyetlerine başladık. 
İlk, fotoğraf sergileriyle başladık; farklı şehirlerden fotoğrafçıları getirdik. Amatör fotoğrafçıları getirdik çünkü, asıl olan, bizim için önemli olan sokaktaki sesti. Daha sonra fanzin işine de böyle girmeye başladık. Fanzin dediğimiz zaten Türkiye’de, her kişinin sesini duyurabildiği, değişik mizah türlerinin ortaya çıktığı bir şey. Bursa’da düzenleyelim dedik; zaten düzenlenmişti, biz ikincisini düzenledik ve daha geniş kapsamlı bir şey olsun istedik. 

J.K.: Bu fanzin sergisi ikincisi Bursa’daki değil mi? 

M.C.Ö.: Evet, Bursa’da ikinci. 

J.K.: Sizin burada getirdiğiniz herhangi bir yenilik söz konusu mu, daha geniş kapsamlı olmasının ötesinde?

M.C.Ö.: Daha önce Bursa’da yapılanda İstanbul merkezli çalışıldı. İstanbul’dan gelen fanzinler veya tek bir merkezden Ankara, İzmir. Bizse posta yoluyla tüm Türkiye’den fanzinleri aldık, herkesin sesini duyurmaya çalıştık. Elimizde 400-500 fanzin birikti ve bunların hepsini sergiledik. Bunların hepsi bir kişinin sesini duyurabildiği şeylerdi; biz her yerden katılım olmasını istedik; tek merkeze indirgemedik olayı. 

J.K.: Anlıyorum... Bir şey daha öğrenmek istiyorum. Galiba, zaten fanzinlerle ilgilisiniz; kendiniz de çıkartmışsınız ve devam da ediyor hala: Kubur Fanzin, değil mi? 
Peki Bursa’dan katılım nasıl oldu? Bursa’da çıkan fanzin-ler diyebilir miyiz, yoksa bir tek fanzin mi var Bursa’da?

M.C.Ö.: Bursa’da aslında birçok fanzinler var fakat fanzinler satılmadığı için –fanzinin satılması yayınlanış amacına aykırı- birçok insan maddi sorunlardan dolayı çıkaramıyor. Biz bunu stüdyo olarak bastırdığımız için stüdyodan kazandığımız parayı fanzine yatırıyoruz. Fanzini insanlara ücretsiz dağıtıyoruz. Sokak dağıtımları yapıyoruz. Stand kuruyoruz sokaklarda. Biz bunu yapabiliyoruz ama bazı arkadaşlarımız bunu başaramıyor çünkü maddi sorular daha öncelikli. Türkiye’de yazşıyoruz, 21. Yüzyıl...

J.K.: Ve fanzinlerin dağıtımıyla ilgili sorunlar var hala, değil mi?

M.C.Ö.: Evet... 

J.K.: Peki bu konuda herhangi bir girişiminiz oldu mu Bursa’da?

M.C.Ö.: Bursa’da şöyle bir kampanya düzenledik NB Records olarak; bütün fanzinleri toplayıp stand stand ilçelerde dağıtmayı düşündük. Bütün arkadaşlara çağrı yaptık, bunu da bir ay içerisinde gerçekleştireceğiz. Yapamayan arkadaşlarımızın da sorunlarını bildiğimiz için, en azından biz de destek olalım istedik. Satım işlemine karşıyız. Fanzin satıldığı zaman önemini yitiriyor. Bugün de bunu yaşadık zaten. Yaptığımız fanzin sergisinde birçok kişi fanzinden para kazanmaya çalışan arkadaşların olduğunu söyledi. 

J.K.: Evet, o büyük bir problem sanırım ama biraz da mecburiyetten de kaynaklanıyor yanılmıyorsam çünkü, satılacak bir alan yok, ulaştırılacak daha doğrusu dağıtımını düzgün yapacak herhangi bir mecra olmadığı için çeşitli kitabevlerine gitmek zorunda kalıyor arkadaşlar ve sonuçta bunlar da fatura kesmek zorunda olan yerler... Nasıl diyelim, işletmeler oldukları için onlardan belli bir ücret talep ediyorlar hatta bu ücretin de bir kısmını kendileri alıyorlar satış karşılığında. Bu durumda tabii fanzin ücretli olmak zorunda oluyor ulaşmak için insanlara. Bunu aşmanın yollarından en kolayı tabii ki insanlarla görüşüp anlaşıp çeşitli mekanlar ayarlamak, standlar kurmak belki de fanzinler için. 
Biz de İstanbul’da buna benzer bir şey yapmaya çalışıyoruz hatta İstanbul dışına taşırmak istiyorduk... 
Tahmin ediyorum şimdi sizin Bursa’da yapacağınız fanzin sergisinin hemen arkasından İstanbul’da yapmak istediğiniz şeyler var. O esnada görüştüğümüzde bu konuda da bazı ortak girişimlerde bulunacağız, en azından Bursa için. 
NB Records’un bundan sonra yapmak isteyeceği şeylerden bahseder misin biraz?

M.C.Ö.: NB Records olarak yapmak istediğimiz şey, sistemin yarattığı kültür sanat faaliyetlerinin dışında, alternatif bir faaliyet döngüsü yaratmak. Çünkü Türkiye’de sanat paraya dönüşütürülüyor artık, tamamen kar amacıyla yapılyor sanat. Biz bunu biraz aşmak istiyoruz. Her şehirde farklı arkadaşlara ulaşıp, farklı, kolektif bir iş çıkartmak. Her şehirde farklı insanların sesini duyurmak. Aslında amacımız bu, o yüzden sadece fanzine de indirgemiyoruz. Herkesin farklı yetenekleri, farklı alanları olduğu için konserler, sergiler bizde çeşitleniyor aslında. Farklı tarzda konserler düzenliyoruz; üç dört tane sahne kuruyoruz. Fanzin sergisinde de öyle yaptık mesela. Fanzin sergisinden önce fotoğraf sergisi yaptık, ardından fanzin ve şu an önümüzde gene galeri tarzı bir sergi var; fotoğraf sergisi yapacağız ama bunda da daha çok insan ve insanın doğayla etkileşimi üzerine bir şey yapacağız ve bunu da genelde amatör sanatçılar üzerinden yapacağız. Profesyonel fotoğrafçı olarak İstanbul’dan Deniz İlgün adlı bir arkadaşımız var onu çağırdık; deneyimlerini anlatması için. Diğerleri tamamen amatör fotoğrafçılar olacak çünkü biz bu işten para kazanmak istemiyoruz. Kar amacı gütmüyoruz bunu yaparken. Tamamen kültür sanat adına bir şey yapmak istiyoruz. 

J.K.: İstanbul’da düşündüğünüz etkinlikte de benzer bir durum söz konusu sanırım; sadece fanzin sergisiyle kalacak bir etkinlikten bahsetmiyoruz. Bunun dışında gene müzikle, fotoğrafla, çeşitli sanat dallarıyla hatta sokak sanatlarıyla ilgili bazı etkinliklerden bahsediyoruz, değil mi?

M.C.Ö.: İstanbul Taksim civarında yapmak istediğimiz şey şöyle; tiyartoların olduğu, canlı, doğaçlama tiyatroların olduğu, pantomimlerin yapıldığı, bir tarafta fanzin sergisi yapılırken panolarda, diğer taraflarda fotoğraf  sergilerinin ve konserlerin olduğu bir şey. Tamamen o İstiklal’deki bütün caddeyi kültür sanata kapatmak anlamında düşünüyoruz. 

J.K.: Ve bunun için birçok insanla zaten görüşüyorsunuz şu anda?

M.C.Ö.: Evet, görüşmelerimiz başladı. İstanbul’a da geleceğiz bu fanzin sergisinden sonra zaten bir karar almıştık İstanbul’la ilgili; İstanbul’da bir araştırma yapacaktık. Fanzin sergisinin ilk gününü atlattık, açılış günüydü bugün...

J.K.: Nasıl geçti?

M.C.Ö.: Beklenenden düşük olsa da gene de katılım Bursa için iyiydi. Diğer şehirlerden gelen arkadaşlarımız olmasına rağmen Bursa’dan katılım fazlasıyla yüksekti. Biz sadece diğer şehirlerden de katılım olmasını bekliyorduk ama maddi sorunlar karşımıza çıkıyor orada üniversiteli arkadaşlarımız için. Sadece Bursa yerelinde tıkılı kaldı, diğer şehirlerden gelenler sayılıydı. 

J.K.: İnsanların bir araya gelmesi ve daha hızlı bir iletişim kanalı açılması bakımından faydalı oldu, belki de başka kolektif çalışmalara sebep olabilecek bir zemin oluşturuldu diyebilir miyiz?

M.C.Ö.: Evet bugün gelen çok insan bunları konuştu; daha sonra neler yapabiliriz ortaklaşa, daha yeni faaliyetleri nasıl yürütebilirizi. Biz onların hepsiyle bir görüşme kararı aldık, gene toplantı tarzında bir şey yapacağız bir iki haftaya kadar. Herkesle birlikte onları konuşacağız; fanzin dışında neler yapabiliriz, konserler dışında, NB Records’un yaptığı geleneksel şeylerin dışında. 

J.K.: En azında böyle bir platformun bir iki günlüğüne de olsa bir yerde oluşması bu açıdan faydalı olabiliyor yani... Peki Kubur Fanzin’le ilgili birkaç şey öğrenmek istiyorum... Sen mi yanıt verebilirsin bu konuda yoksa Yusuf’a mı aktarmak istersin?

M.C.Ö.: İsterseniz Yusuf arkadaşıma aktarayım ben telefonu...

J.K.: Çok teşekkür ederim Melih, iyi akşamlar diliyorum sana.

M.C.Ö.: İyi akşamlar, görüşmek üzere.
Yusuf Koçkara: Merhabalar!

J.K.: Merhabalar Yusuf, nasılsın?

Y.K.: İyiyim sağolun, siz nasılsınız?

J.K.: Teşekkür ederim. Bütün bu yaptıklarınız ettiklerinizi, yapmak istediklerinizi dinledikten sonra sanıyorum biraz da Kubur Fanzin’den bahsetmek lazım çünkü tahmin ediyrum NB Records’un bu gibi işlere girişmesine sebep olan insanlardan birisi de sensin?

Y.K.: Evet elbette.

J.K.: Peki bize bahseder misin biraz Kubur Fanzin nasıl başladı, hala devam ediyor mu ve ne durumda?

Y.K.: Aslına bakarsanız Kubur Fanzin’i NB Records’tan bağsız olarak Sert Fanzin adıyla başlatmıştık. Bir arkadaşımla beraber Fight Club ve V for Vendetta’yı izledikten sonra, oradan aldığımız ilhamla olmuştu. Ama daha sonra, Melih Can’la da tanıştıktan sonra aynı zamanda Sert isminin hem biraz insanlarda belli bir beklenti yaratması, hem de biraz da ne yalan söylemek gerekir? Biraz da ağır lügatından kaynaklı insanların da pek ciddiye almayacağı bir isim olduğundan Kubur ismi’ni tercih ettik. Geçtiğimiz günlerde ilk sayısını da çıkarmıştık. Kubur.org adresinden ulaşabilirler bizim ilk sayımıza. 

J.K.: Bir taraftan onları elektronik ortamda da yayınlıyorsunuz yani bir süre sonra?

Y.K.: Aslına bakarsanız bizim normal fanzinden farklı olarak daha çok e-fanzin tarzı bir şey olduğumuzu söyleyebilirim; sonuçta biraz da hani maliyet hesabı işin içine girdiğinde elektronik ortamda fanzin işleri biraz daha ucuza gelmesiyle beraber biraz daha fazla insana ulaşması... Bizi bu yönde cezbediyor ancak, sergi için bir basım söz konusu olmuştu; onun dışında...

J.K.: Evet mesela sergide kapak gerekiyordu size ama e-fanzinde kapak... sonu.ta matbuu bir şeye dönüşmek gerekiyordu; sadece kapağı kullandınız o halde sergide ve siz aslında Kubur’u basılı olarak çıkartmıyorsunuz, fotokopi olarak falan?

Y.K.: Basılı olarak şöyle... Fanzini dağıtmak üzere bayağı bir basıldı...

J.K.: Az insana ulaşıyor tabii...

Y.K.: Tabii daha az insana ulaşıyor. Basılı olarak çıkıp birisinin dağıtması gerekiyor. Birinin gelip alması gerekiyor sizden onu ancak elektronik ortamda biri bilgisayarının başında, evinde bile olsa rahat rahat ulaşabiliyor hani o açıdan biraz daha elektronik ortamı tercih ediyoruz. 

J.K.: Peki tek sayı mı çıktı şu ana kadar?

Y.K.: Kubur fanzin adıyla bir sayı. Sert Fanzin olarak gene elektronik fanzin olarak şöyle yapmıştık; bir blog kurup onun üzerinden sayıları ve yazıları aktarıyorduk. Tabii onlar şu anda Kubur fanzin hanesine yazılamaz olsa da gene de dört sayımız vardı. 

J.K.: Bir altyapı çalıması olmuş olabilir Kubur için bu?

Y.K.: Tabii, biz de bir şeyler yazarken piştik, yazdıklarımız bize belli eleştirilerle geri döndü. 

J.K.: Tam da oraya gelecektim biliyor musun? Peki içerik nedir diye soracaktım? Çünkü fanzinlerde biliyorsun birçok ana tema olabilir; müzikle ilgili olabilir fanzin, street art ile ilgili olabilir ki burada ağırladık gene başka konuklar bu konularla ilgili işler yapmış, siz Kubur’da ve Sert’te de daha öncesinde ne gibi bir içeriği tercih ediyordunuz?

Y.K.: Doğrusunu söylemek gerekirse ben yazı yazan arkadaşlara bir şekilde bir konu sınırlaması getiremiyorum. Bu bir fanzin ve herkes yazdığı sürece kendi sesini duyurmakta özgür. Kendi yazılarım açısından konuşabilirim; tplumsal olaylra değinmeyi seviyorum. Sonuçta fanzin çıkartmaktaki amacımız topluma sesimizi ve düşüncelerimizi duyurmak. Dolayısıyla ben lafı fazla uzatmadan ne söylemek istiyorsam onu söylüyorum. Gerekirse politik, gerekirse toplumsal bir konuda bir şeyler yazıyorum. Necati diye bir arkadaşım vardı mesela o, mizahi yazıları sevdiği için, mizahi öğreleri kullanarak mizah yaptı o fanzinde. Başka bir arkadaş gelip yazmak isterse ona da kendi temasını seçmesinde hiçbir sınır koymayacağız. 

J.K.: Aslında fanzinlerdeki bu özgürlük, normalde basılı yayınlarda elde edilemeyen bir özüdürlük alanı sağlıyor yazmak isteyen insanlara ve bu açıdan bile bakarsak fanzin aslında çok önemli, değerli bir şey...

Y.K.: Evet elbette. Bugün fanzin sergisinde gelen arkadaşlarla konuşurken, onlarında böyle bir yerlerde yazmak istediğini ancak, henüz fanzin olgusunu, fanzinin ne olduğunu kafalarında oturtamadıkları için genelde bu heveslerinin kursaklarında kaldığını duyduk. Bugün gerçek fanzinin ne olduğunu düşünürsek aslına bakarsanız herkesin kendi fanzininde veyahut da gidip de bir fanzinde yazabilmesi bir özgürlüktür. Çünkü kendi sesini duyurması amaçlı olduğu için zaten çıkış noktası da, fanzinlerin sonuçta bandrollü dergilerden farkı bu özgürlük ve her insana kendi sesini duyurabilme özgürlüğünü verebilmesidir. 

J.K.: Bütün bunların üstünde, arta kalan tek sorun çok fazla insana ulaşamamak ve bunun çözümlerinden birisi de sizin yaptığınız gbi internet üzerinden... internet ortamını kullanmak belki de. Bir yandan da fanzinlerin basılı halde insanların eline ulaşması ya da en azından –basılı derken tabii bunun fotokopi olması da mümkün- elle tututlur, bir kağıt üzerinde görülebilmesi de önemli gibime gelior benim. Mesela biz burada Yer6 Hafıza Projesi’ni gerçekleştirirken tabii elektronik ortamda çıkmış olan bütün fanzinleri de topluyoruz bir taraftan ama bunlar basılı olarak elimizde olursa fiziksel olarak bir kütüphane kurabilme şansımız doğacak, dolayısıyla da önemsiyoruz bunu. Sen ne düşünüyorsun bu konuda? Sadece elektronik ortamda olması yeterli olabilir mi fanzinin?

Y.K.: Sadece elektronik ortamda olması aslında şöyle bir dezavantaj sağlıyor insanlara; bu fanzini kırk yaşındaki bir adama okutamıyorsunuz. Belki de kitlenizi daraltmış oluyorsunuz. Kitlelere ulaşmaktan bahsederken söylediğimiz gibi. İnternet belli bir yaş grubuna hem de çok geniş bir bçimde ulaşmamızı sağlayabiliyor...

J.K: O galiba Yusuf biraz da kuşaklar arası farktan da kaynaklanıyor; bu teknolojinin yeni bir teknoloji olarak algılanmasından. O aşılacak bir problem aslında önümüzdeki yıllarda ama...

Y.K.: Önümüzdeki yıllarda aşılacak olması muhtemeldir ama, biz bugünü ve kısa vaadede geleceği düşündüğümüz zaman basılı olması çok daha önemli. Sonuçta hem kalıcıdır da...

J.K.: Evet işte...

Y.K.: O fanzini bir kütüphaneye koyduğunuzda siz ve muhafaza ettiğinizde belki yüz yıllar boyunca dayanır ancak, elektronik ortamda aynı şeyi söyleyemeyiz.

J.K.: Bunun bir garantisi yok!

Y.K.: Acı bir gerçektir; biz Sert Fanzin olarak çıkardığımızda, host ve domain de dolunca, biz de yedeğini almadığımız için heba oldu.

J.K.: Siz de kaybettiniz, böylelikle tüm toplumsal bellek de kaybetmiş oldu...

Y.K.: Aynen öyle. O dönemde sadece elektronik olarak yapmayı düşünüyorduk. Bugün elimizden geldiğince, maddi kaynağımız elverdiğince basıp insanlara da dağıtıyoruz. İlk sayı olduğu için bu; geçen hafta çıkardık biz bunu, çok zaman olmadı daha. Elimize para geçtikçe basıyoruz... Diğer dergilerle yarışabilecek, kıyaslanabilecek bir şey olamadı. 

J.K.: Çok teşekkür ediyorum sana da Melih’e de; zaten İstanbul’daki etkinlikler için şubat ayı bitiminde İstanbul’da olacaksınız, görüşeceğiz, burada da beraber olacağız... Ayrıca da burada fanzin sergisini gerçekleştirdiğimiz zaman; umuyorum beraber, yardımlaşarak, gene programa davet etmek istiyorum sizi fakat bu sefer stüdyoda konuk olarak diliyorum...

Y.K.: Biz de sonuçta söz hakkı almaktan, sözümüzün duyulmasından, düşüncelerimizin duyulmasından gayet memnunluk duyarız, İstanbul’a geldiğimizde de programınıza konuk ederseniz eğer bu bizi çok mutlu eder. 

J.K.: Mutlaka istiyoruz. Teşekkür ederim tekrar Yusuf. İyi akşamlar.

Y.K.: İyi akşamlar.