Yer6 Hafıza Projesi'ne Destek Vermek İçin...

Posta Çeki Hesabımız: 8830591 PTT Beyoğlu Şubesi

4 Kasım 2011 Cuma

26 Temmuz Yer6 Hafıza 94.9 Açık Radyo - Açık Dergi

video

Yer6 Hafıza
26 Temmuz 2011
Rojda Şüran Karaş
Zeliha Demirel
Tuğba Dinçmen

Tuğba Dinçmen: Yer6 Hafıza’dan herkese iyi akşamlar. Ben Tuğba Dinçmen. Bu hafta konuğumuz yönetmen Rojda Şükran Karaş. Kendisiyle çektiği kısa film; Provasız Göçer Hayat isimli kısa film üzerine söyleşeceğiz bu akşam. Merhaba Rojda!

Rojda Şükran Karaş: Merhaba!

T.D.: Kendini biraz tanıtır mısın bize?

R.Ş.K.: Tabii ki... 1981 Batman doğumluyum. 1996 yılından beri İstanbul’da yaşıyorum. Pamukkale Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ni bitirdim ama daha sonra Londra’ya gittim, orada yüksek lisans yaptım sinema üzerine. Türkiye’ye geldim, yüksek lisansımı saydıramadım; burada şimdi, tekrar Beykent Üniversitesi’nde yüksek lisans yapıyorum.

T.D.: Yönetmenlik, yönetmen olma isteği nereden geldi?

R.Ş.K.: Aslında belki, kendimi tam iyi ifade edememem, bir sanatla ifade etmek isteğinden doğdu bu. Gördüklerimi başkasının da görmesini istemem belki...

T.D.: Çekmiş olduğun film üzerinden konuşalım biraz da... Bu filmin yapım aşamasından, nasıl başladı bu yolculuk? Bu filmi yapmaya nasıl karar verdin?

R.Ş.K.: Ben 1996 yılından beri Tarlabaşı’nda oturuyordum; bu 14 yıllık bir süreç. Tarlabaşı’nın bu kentsel dönüşüm projesi içinde yok olacağını öğrendim. Bu benim için şu anlama geliyor; benim orada çocukluğum geçti, gençliğim geçti, o tarihi binaların, o dokunun hepsinin yok olması anlamına geliyor. Bu beni çok etkiledi, kendimi borçlu hissettim. Orada kozmopolit bir yapı var; içinde Kürt’ü var Türk’ü var, Ermeni’si var... Çok çeşitli toplumların iç içe yaşadığı ve kültür paylaşımının çok fazla olduğu bir yer. Bir anda bunun yok olacağını duyunca böyle bir proje hazırladım ve yapmaya karar verdim.

T.D.: Bize biraz filmin yapım aşamasından bahseder misin?

R.Ş.K.: Çok zorlu bir süreçti aslında. Ben Londra’da bir çevre kurmuştum sinema anlamında; orada kısa film yapmak biraz daha kolay çünkü seni destekleyen yerler, sponsor bulman çok basit ama Türkiye biraz daha zor. Sponsor bulmak, kendi çalışmanı finanse etmek daha zor. Çok fazla çevrem de yoktu. Teknik şeyleri okudan alacaktım; hocamla görüştüm. Proje onun çok hoşuna gitmişti ama yapım aşamasında son gün bana, teknik açıdan size yardım edemeyeceğiz çünkü yüksek lisans okuyan öğrencilere kamera, ışık, ses gibi techizatı vermiyoruz, dediler. Bu demek oluyor ki benim bunları finanse etmem gerekiyor. Düşünün ki yarın çekim yapacağım ve elimde hiçbir şey yok. Bunu dışarıdan bulmak zorunda kaldım. Son anda eşim sponsor oldu; şanslıyım bu açıdan. Bütün arkadaşlarım canla başla, böyle bir proje yapıyorsun ve biz de sana katkıda bulunmak istiyoruz, dediler ve onlar da hiç para almadan, gönüllü yardım ettiler bana.

T.D.: Bir kadın yönetmen olarak mutlaka yaşamışsındır; bir erkek yönetmene göre daha fazla sıkıntı yaşamış olabileceğini tahmin ediyorum. Türkiye’de kadın yönetmen olmak nasıl bir şey? Çok fazla sayıda bildiğim kadın yönetmen yok, çok sınırlı sayıdalar bunlar, sen de umuyorum ileride onların arasına katılacaksın, daha çok gençsin... Sen yaşadın bunları ve bir kadın yönetmen olmanın zorlukları neler?

R.Ş.K.: Türkiye’de bir kere kadın olmak çok zor kadın yönetmen olmaktan çok. Zaten seni kadın yönetmen olarak tanımlayarak bir ayırım yapıyorsa orada bir hata var. İlk önce şundan başlayayım; sponsor bulmakta zorlanıyorsun çünkü sana sponsor olacak kuruluş bir kere sen kadınsın, acaba bunu yapabilir misin diye bir endişe duyuyor. Filmi yapıyorsun, görüntü yönetmenin seni dinlemek istemiyor çünkü o bir erkek ve seni hüküm altına almak istiyor. Onlara bir şeyleri anlatmak, onlara kendini kabul ettirmek zorunda kalıyorsun ve bu ayrıca bir çaba gerektiriyor. Onda biraz problem yaşadım açıkçası çünkü grupta herkes erkekti, sadece sanat yönetmeni arkadaşım kadındı. Bir o destek oldu; Zeliha. Oraya koşturdu, buraya koşturdu. Diğer arkadaşlaraysa ben ısrarla bir şeyler yaptırtmaya çalıştım. Ama bunun ötesinde dediğiniz gibi, kadın yönetmen Türkiye’de çok az. Yurt dışına, İngiltere, Avustralya, Amerika’ya baktığında kadın yönetmenleri finanse edecek yardımcı kuruluşlar çok fazla ve devlet tarafından fon veriliyor. Türkiye’de Mor Çatı haricinde kadın yönetmenlerin buluştuğu bir alan da yok.

T.D.: Filimde hem kısa bir rol almış olan ressam Zeliha Demirel de yanımızda... Ona da dönüp hemen sormak istiyorum; bu filmin yapım sürecinde o da yer aldı. Sen neler yaşadın Zeliha, bize anlatır mısın?

Zeliha Demirel: Bu filmin içinde olmak istememdeki temel nedenlerden biri şu aslında; kendi yeraltımızı keşfetmemiz. Bize dayatılan yeraltıyı değil de yaşamsal yeraltımızı keşfetmemizi çok istediğim için ve arkadaşımın özden, gönülden çalışmalarını desteklemek amacıyla bu filmde yer almak istedim ancak filmin çekim aşamasında dahi erk tarafından bir takım zorluklarla karşılaştık. Nereden bakarsanız bakın, dört günlük çekim sürecimizde en az on kez polis kontrolünden geçtik. İzniniz var mı, ne yapıyorsunuz, ne işgal ediyorsunuz? Bunun yanında belediye çekim yaptığımız alanda kimi evleri zorla boşaltıyordu. Buradaki belediye görevlilerinin otoriter, sert tepkileriyle, tavırlarıyla karşılaştık. Daha çok erke dayalı sıkıntılar yaşadık bu filmin çekim aşamasında. Yönetmen arkadaşımın da dediği gibi, biraz belgesel ağırlığı fazla olan bir film oldu bu film. Aslında başlangıçta daha farklı bir anlatım dili oluşmasını bekliyorduk ya da öyle planlamıştık diyeyim ama, filmin akışı öyle gelişmedi. Hiçbir zaman teorikte düşündüğümüz pratikte istediğimiz gibi gerçekleşemiyor; bunu yönetmen arkadaşımız da sanırım dile getirecek.

T.D.: Temel konu göç. Yayına girmeden önce filmi seyretme fırsatı buldum. Kentsel dönüşüm adı altında yapılan bir proje var ve projeden dolayı şehrin kültürel dokusunun yok edilmeye başlandığını da anlatmışsın filmin içerisinde. Peki sen bu konuda ne düşünüyorsun? Mimarinin özellikle yok edilmeye çalışıldığı...

R.Ş.K.: Kesinlikle. Benim yapmak istediğim de oydu. Türkiye’de bir şeyler yapılıyor... İlk önce Sulukule, Balat daha sonra Tarlabaşı, daha sonra bir bakıyorsunuz Fatih’in merkezi yerleri... Hep merkez yerler yani, bir şehrin kalbini oluşturacak yerler, rantı yüksek olan yerler devlet tarafından adeta yağma ediliyor ve bu çok acı verici bir şey; sen de hiçbir şey yapamıyorsun.
Oradaki sakinlerle konuştuğumda, devlet parayı bankayay koyuyor; ister al ister alma; biz aldık diyorlar... Bu mantık yağmalama mantığı ve evler hep orada duruyordu, madem bu evleri kentsel dönüşüm projesiyle kazanım istiyordunuz bunu gelip orada, o insanları oradan göndermeden de yapabilirdiniz. Bunu yapan devletin kafası da karışık. Sorana bir proje göstermiyor; şeffaflıktan tamamen uzak. Ne yaptığını bilmeyen... Tamamen kasap mantığı. Orada altın var! Bir sarraf hissiyatıyla, küçük küçük darbelerle orayı bize kazandırmıyor. Geliyor, direkt insanları oradan sürüyor ve o insanlar zaten sürülmüş insanlar. Onlar Batman’dan, Nusaybin’den, Mardin’den, Diyarbakır’dan göçen insanlar. Onları bir daha sürgüne gönderiyorsun! Onların birçoğunun köyleri yakılmıştı, buraya gelmişlerdi, şimdi tekrar olnları bir yer göstermeden, finanse etmeden, proje göstermeden sürüyorsun; benim kabullenemediğim bu.
Milletvekili seçiliyor adam ama Tarlabaşı’nı hiç görmemiş, orada hiç yaşamamış; tepeden inme her şey. Tarlabaşı’nı kentsel dönüiüm projesi içinde tekrar kazandıracağız dediler ve proje ortada yok. Kimse de sormuyor! Şairimiz, ressamımız, müzisyenimiz susuyor, kimse sormuyor. Tepki yok, tepki gösterenler de sadece bir gün bir eylem yapılıyor, onu orada görüyorsun ama geçerli bir eylem yok.

T.D.: Aslında belki de en çok tepki göstermesi gereken kesim sanat camiası olmalı bu durumda çünkü tarih sanatı da besliyor. Yanılıyor muyum?

R.Ş.K.: Kesinlikle öyle! Biz tarihimizle varız. Bugün ben niye bu tepkiyi gösteriyorum? Orada doğmadım, Batman’da doğdum; orası yağma edildi, yıkıldı. Oradan İstanbul’a geldim ve şimdi de gençliğimin geçtiği yerler bu sefer yıkılıyor. O zaman durup düşündüğümde bana ait hiçbir şey kalmıyor. Nostaljik bakmıyorum. Bence bu çok acı verici bir şey. Yurt dışında bunu böyle kolayca yapamazsınız. Bir bina bile yapmak için izin almak zorundasınız defalarca. Mimar geliyor, bunun projesi hazırlanıyor ama sen kocaman bir mahalleyi yok ediyorsun ve bunu kolaylıkla yapabiliyorsun.

T.D.: Sen belki Tarlabaşı’nda yaşamasıydın belki de bu filmin temelleri atılmayacaktı... Oradan ilham almış olduğunu söyleyebilir miyiz bu konuda?

R.Ş.K.: Kesinlikle, oradaki insanların hepsini tanıyor olmam... Ben o mahalleyi çok seviyorum. Kozmopolit diyorsun ya İstanbul; Tarlabaşı’nda her türden insan bulabilirsin. Kürt’ü, Laz’ı, Çerkes’i, her türden insan var ve bu benim için çok büyük bir şanstı, diyeceğim çünkü artık geçmişte kaldı, yıkılıyor.

T.D.: Zeliha, senin sormak istediğin bir şey var mı Rojda’ya?

Z.D.: İçimizi bu kadar acıtan bu durumlara nasıl dur diyeceğiz? Umut var mı, insanın iyileşmesi konusunda bir umut var mı?

R.Ş.K.: Umut olmasa bunu yapmazdık. Bu hala bir umudumuz olduğunu gösteriyor. Evet, sokaklara çıkıp bağırmak yerine karşı duruş sergileyebilmemiz gerekiyor. Bir örnek verecek olursam, Demirören’e karşı çıktım, ama benimle beraber Demirören’e karşı çıkan arkadaşların hepsi gidip alış veriş yaptılar! Sadece o gün orada, sokakta olma mentalitesi içinde bir karşı duruş... O gün orada bulunup sonra gidip oradan alış veriş yapıyorsan bu seni bir yere götürmez. Oradaki satış talebine cevap vermesen, insanlar Demirören’in içine gidip gezmese, alış veriş yapmasa bu duracak, kendiliğinden bitecek. Bir eylemde bulunurken devamlılığını sağlamamız gerekiyor. Demirören küçük bir örnekti. Tarlabaşı’ndaki insanlar biraz siyasi yönden, kültürel yönden –okul yüzü görmemiş insanlar var orada; malını ondan almak çok kolaydır- olsun bilinçlendirilirlerse... Ona, senin de şu hakkın var, bunu yapabilirsin dersek... Bütün iş sivil itaatsizlik ve sivil örgütlere düşüyor aslında.

Z.D.: O kültürden gelen insanlar da ne yapacaklarını bilemez durumdalar. Pek çokları sessiz bir biçimde kaderlerine razı olarak, üç beş eşyalarını, valizlerini alıp çıkıp gidiyorlar. Kaldı ki, filim de zaten böyle başlıyor. Bir Ermeni kadın oturduğu evi terk ediyor; film bu sahneyle başlıyor, bu beni çok etkilemişti.
Filmi çekerken kaynakçıyla yaşadığımız diyolog da beni çok etkiledi. Ondan da biraz bahsedelim istersen birlikte... Kaynakçı aslında oradaki kültürden gelme, o kültürle büyümüş yoğrulmuş ama belediye bunun için bana para veriyor diye kendi kültüründen olan insanları dışlayan bir tavır içindeydi. Onunla ilginç diyologlarımız yaşandı. Bu konulardan da biraz bahsedelim. İnsanların böyle çekimser kalmasından, korkak davranmasından, tepki gösterememesinden...

R.Ş.K.: Bu trajikomik bir şey bizim kaynakçıyla yaşadığımız. Belediye tahliye ettiği evi daha sonra bir kaynakçı getirerek orayı kaynak ediyor, kapıyı kırıp giremiyorsun. Biz filmi çekerken kaynağı kırıp girdik, o yüzden illegal bir şey yaptık. Sivil polisler geldi, sordular ne yapıyorsunuz, diye. Ben de bitirme projem bu dedim. Bitirme projem olduğu için izin de almıştım önceki hafta ama ailem zaten orada oturduğu için çok kolaylıkla yapabilirim diye düşünüyordum. Ama ailemn evi tahliye edildi. Kaynakçı geldi mühürü kırınca, siz burayı kırdınız, belediyenin haberi var mı dedi. Bayağı bir zorladı bizi. Sonra ben ona dedim ki, sen de Diyarbakırlısın. Sonuçta sen de buradan gideceksin, niye böyle bakıyorsun olaya? Ama belediye bana para veriyor, dedi.

Z.D.: Bu çok acınası bir durumdu... Önemli bir tespit ve acınası bir durumdu.

T.D.: Sanırım insanlar eylemler içerisinde bulunurken eğer bir fikir bütünlüğü içerisindeyseler, biraraya gelip karşı durabilmeliler... Yapmaları gereken bu, oysa sisteme boyun eğmeyi seçiyorlar. Bir şeyler yapmaya kalkışıyorlar ama ertesi gün onları Demirören’de görebiliyorsun. Böyle yapmak yerine bir fikir bütünlüğü iöinde bir araya gelerek savunmaları gerekir. Sanırım bu biraz da sistemden dışarı çıkmayı, sistemden dışarı çıkabilmek için cesur olmayı gerektiriyor?

R.Ş.K.: Daha okul sıralarında bunu yok ediyorlar. Sisteme karşı duran bir öğretmen bile orada hükmedeceği çocukları görünce o psikolojiyle eğitiliyoruz. Evdeyken baban annene hükmediyor, annen sana hükmediyor ve sen de zayıf gördüğün arkadaşına hükmediyorsun... Bunu yok etmemiz lazım. Öğretmenlik yaptım; görüyorsun ki hademe çocuklara bağırıyor. Hastaneye gidiyorsun, bakıcı hastaya bağırıyor. Mülkiyet duygumuz çok fazla. Çünkü bir şeyleri hiçbir zaman çabuk elde edememişiz. Üniversite okuyorsun adam sana KPSS’yi dayatıyor; inanmıyor, güvenmiyor senin bilgine. Yüksek lisans yapıyorsun başka bir sınava giriyorsun. Sürekli böyle ve içi boş bir eğitim... Aslında her şeyin başı eğitimden geçiyor. Yani lisedeki kittaplara bakıyorsun artık içinde bilgiye dair bir şey yok... İlkokuldaki çocuklara bakıyorsun, yine kitaplara bakıyorsun... Eğitim derken de bu okuldaki bu bozulmuş sistemdeki eğitimden değil yani, interaktif eğitimden bahsediyorum ben. Öğrencinin bire bir bir şey yapabildiği, öğretmenin öğrencisiyle dost oldğu, arkadaş olabileceği bir ortamdan.  Hiçbirimiz maalesef bu eğitimi göremedik; öğretimi göremedik.  Aslında çok yanlış bir şey söyledim; onlar bize bir şey öğretmeyi düşünmüyor, sadece eğitmek, bastırmak. Senin duygularını bastırıyor. Üniversitede öğrenciyken dünyayı kurtarabilirim diye düşünüyorsun, bir şeyler yapmaya çalışıyorsun ama üniversite bittikten sonra memur oluyorsun ve gene tamamen boyunduruk altına giriyorsun. Bu sistemin bir şekilde değişmesi lazım, birilerinin buna dur demesi lazım. Şu anda sanırım Latin Amerika’da öğrenci eylemleri var –Şili’de sanıyorum- ve buna aileler de destek veriyor. Bizim öğrencilerin bu eğitim sistemine dur demeleri lazım. Biz eğitilmek yerine bir şeyler öğrenmek istiyoruz demeleri lazım ve daha sonra halk...

T.D.: Esasında sistemi kırmalıyız ve mülkiyet fikrinden de vaz geçmemiz gerekiyor çünkü bunun başında sanırım mülkiyet fikri geliyor.

R.Ş.K.: Bir sürü kitaplıklar var ama biz kitabı almak istiyoruz. Kitabı almak yerine kitabı gidip kütüphanede okumayı öğrenmeliyiz. Bunu yurt dışında çok iyi görebiliyorsun.

T.D.: Çok teşekkür ediyorum Rojda ve Zeliha size. Yer6 Hafıza’dan herkese iyi akşamlar.